Kısa boylu.
Tombul.
Hatta ‘tombul’luğun hakkını verecek kadar tombul.
Kapısını çalmadan içerir girerdik.
Söz söylemesine gerek yok.
İki adım atıp yanına varıncaya kadar gözleriyle sarıp sarmalardı bizi.
Önce boynumuza sarılır.
Bağrına basar.
Sonra ellerini öptürürdü.
Biz yerimize oturmadan sofra kurulurdu önümüzde.
Fatma Büyükanam.
Anamın anası.
Son zamanlarında epey hastalık çekti.
Ziyaretine gittiğimizde…
Hep aynı karşılama.
Dermanı olmasa bile yatağında doğrulmaya çalışır.
Yine sevinir, severdi bizi.
Hemen yengeme seslenir.
- Anşaa…(Ayşe)
- Çocuklara yemek ver.
- Açtır bunlar.
Hep yokluk ile mücadele etmiş…
Bizi her zamanki gibi aç mı sanırdı.
Gerçi o zamanlarda da ne varsa sofraya sererdi.
Yoksa…
‘Artık imkanımız var, Allah ne verdiyse bola döke çocuklarım yesin mi’ derdi…
Bilemiyoruz…
İlk o gitti…
Bir yanımız gitti…
***
Ayşe Yengemiz vardı.
Ana yarımız.
Biz ‘ıh’ demeden o ‘meh’ (al) derdi ekmeği.
Ne zaman yanına gitsek.
Bizim hanımları hemen mutfağa gönderir.
- Hemen sofrayı kurun.
Evde ne var ne yok dökerdi önümüze.
Bizim hanımların kurduğu sofrayı eksik bulurdu.
Orada süt, şurada yoğurt, falan yerde peynir, yumurta vesaire.
Ne varsa.
Yerini söyler.
- Onlardan da koyun..
derdi otoriter bir sesle.
- Yenge çok. Bunları kim yiyecek?
- Siz sofraya koyun.
Yediğimiz önümüzde.
Yemediğimiz arkamızda.
Ayrılırken de çantalarımızı doldururdu.
Yeme içme bir kenara.
El cömertliği.
Ya gönlü.
Biz onun dizinin dibinde otursak doyardık.
Gözlerine baksak, yüzümüzü okşasa en mutlu insan olurduk.
Bazı insanları kelimeler anlatamaz.
Onlar yaşanır.
Tam öyle bir ana idi bizim için.
O da gitti ansız.
Bizim için Göliçi kapıları kapandı.
Sadece biz değil.
Göliçi de öksüz kaldı.
***
Küfür bilmez.
Kötü söz bilmez.
Gıybet bilmez.
Bir insana ‘öteye var’ dememiş.
Hiç kalp kırmamış.
‘Dünyada bir melek gördüm’ desem…
Yalan olmaz.
Gülizar büyükanam. (Babaannem)
Çocukluğum onun dizinin dibinde geçti.
Onun son yılları da yanımızda geçti.
Salonun başköşesinde yatağı vardı.
Kapıdan içeri girdiğimizde kafasını kaldırır gibi yapardı.
Bizi görünce…
‘Şuna bak’ derdi.
Kalkabilse…
Eskisi gibi takati olsa.
Yanındaki gıdıktan (küçük sepet) birşeyler çıkaracak.
Fındık, ceviz, keş, kuru meyve ve mısır ekmeği…
‘Seni seviyorum’ demesine gerek yok.
O sadece bizi değil.
Tüm insanları sevdiğini sessizce haykırarak yaşadı bu dünyada.
Kimsesiz bırakıp gitti bizi.
***
Üçü de yoksul ve ekmekli insanlardı.
Cömertlik kelimesinin yeryüzünde vücut bulmuş haliydi onlar.
Analarımız gitti.
Biz öksüz kaldık.
Onlarsızlık eksik ve acı.
Sahi…
Anasızlığa alışılır mı hiç?
